Öne Çıkan Yayın

10. FOTOGEN Gösteri Günleri

30 Kasım 2012 Cuma

Nedir Bu Lensbaby?






Sanırım bir yıldır peşinde olduğum Lensbaby’e sonunda kavuştum. Kısaca bu ilginç lensten bahsetmem gerekirse en önemli özelliği bükülebilir olması. Yani lensle bir noktaya netlik aldıktan sonra sağa-sola, yukarı-aşağı çevirerek netlik dışındaki bölgede giren ışığı ve görüntüyü bozmanızı sağlıyor.

Bu aslına bakarsanız yeni bir teknoloji değil. Uzun zamandır piyasada bulunan Tilt-Shift lens tekniğinin ilginç bir kopyası. Ancak Tilt-shift’in çıkış noktası olan perspektif bozulmalarını düzeltmek gibi bir kaygısı yok lensbaby’nin. Onun asıl meselesi fotoğrafçıya bükülme ile sağladığı bir özgürlük alanı ve hayal gücü.

Son yıllarda fotoğrafçılık alanında en beğendiğim inovasyonlardan biri oldu lensbaby. Özellikle tipi ilk başta plastik tüpten bir çocuk oyuncağı gibiyken composer ve composer pro ile oldukça profesyonel bir şekle girdi. Sweet 35 ve Edge 80 optikleri ile profesyonel çekimlerde kullanılacak kadar iddialı camlar üretmesi ile adından söz ettirmeye devam ediyor.

Lensbaby gövde ve camlar olarak farklı farklı kombinasyonlar sunuyor. Şu anda piyasada bulabileceğiniz Muse, Optic Swap System’i kullanan en düşük modeli. Ancak yeni çıkan Spark ile 80 usd’ye de bir lensbaby’e sahip olmanız mümkün. Muse ve Spark bükülme dışında netleme için geriye doğru çekilme gibi bir özellikle geliyor. Bir eliniz bu durumda sürekli lensin üstünde olmalı ki netlemeyi kaybetmeyin. Scout ise bükülemeyen tek lensbaby, ancak üzerindeki balıkgözü lens ile geniş açı sevenlere ucuz bir alternatif sunuyor.
Profesyonel seri composer ve composer pro ise lensbaby’nin amiral gemisi. Netleme halkası ve büktükten sonra sabitlemeye yarayan halka ile sistemin kullanımını bir üst aşamaya çıkarıyor. Seçeceğiniz bir lensbaby ile asıl eğlenceli kısma geliyoruz o da Optic Swap System. Bu sistemin özelliği lensbaby’nin gövdesinin içine istediğimiz optiklerden birini takabilmemiz. Double glass normal 50mm bir lens ve genelde gövdeyle birlikte kit olarak satılıyor. Ucuz alternatif olarak önerilebilir ancak can sıkıcı noktası diyafram halkalarını elle değiştirmemiz gerekmesi. Ben genelde 2.8’i kullandığım için şimdilik çok bir problem yaşamadım ama gezi sırasında falan değiştirmek biraz zor ve zaman alıcı olacaktır.



Yeni çıkan sweet 35 ve edge 80 ise asıl güzel optiklerimiz. Üzerlerinde diyafram halkalarını çeviren bir düzenekle geliyor, böylece o sıkıntıdan da kurtulmuş oluyoruz. Genel sokak çekimleri ve geziler için 35mm gayet kullanışlı bir lens. Portre ve detay için ise 80mm mükemmel. Hangi optiği alacağınız, sizin neler çekmek istediğinize bağlı olarak değişir.    

Bunlar dışında soft focus, pinhole, single glass gibi optikler de var. Seçenek çok, yeter ki siz yaratıcılığınızı konuşturun. Bir de sistemi kurduktan sonra macro converter’dan bokeh yaratmak için olan kitlere kadar zilyon tane oyuncak içinden seçim yapabilirsiniz.



Çekim için ise dikkat etmemiz gereken Lensbaby’nin tamamen manuel bir lens olduğu. Bu durumda fotoğraf makinemize taktığımız zaman diyafram açıklığını 0 görecektir ve otomatik modlarda çekim yapmanıza izin vermeyecektir. Ama hemen korkmanıza gerek yok. Makineyi manuel’e alın iso’yu biraz yükseltin şimdi shutter değerinizle oynayın. DSLR’ların gösterge panelinde -2’den +2’e giden bir bar vardır. Bir işaretcik görünür o barda. Siz shutterı ileri geri ayarladıkça ok da sağa sola gidecektir. Eğer tam sıfıra varırsa fotoğrafınız düzgün pozlanacaktır. Ancak ben yarım ya da bir stop yukarıda tutmanızı öneririm. Böylece biraz daha iyi bir ışık sağlarsınız. Bu tekniği tüm manuel lensler için kullanabilirsiniz.
Bir başka problem de tabii ki netleme kısmı. Yine manuel netleme yapmak size biraz zorlayıcı gelecektir. Burada da işin kolayına kaçmak isterseniz netlemeyi live view ekranından yapın ve netlediğiniz bölgeye zoom yaparak gerçekten netlenip netlenmediğini görün. Tabi obje çekerken bu iş kolay ama yolda yürürken böyle bir çekim yapmanız zor. O yüzden yavaş yavaş bakaçtan netlemeyi de öğrenmeniz gerekecek. Double Glass'da gördüğüm kadar netleme halkasının dönüşü zaten çok hassas değil, kısa bir turda bitiyor. 

O yüzden size tavsiyem burada Focus Stacking/Bracketing tekniğini kullanmanız. O ne derseniz kısaca yapmanız gereken şu, netlemeyi yaptığınızı hissettikten sonra seri çekime alıp halkayı döndürmeye devam edin. Böylece farklı netliklerde çekim yapmış olursunuz ve netliği yakalama şansınız artar



Türkiye’de dağıtımcısı olan Reproset ne yazık ki ürün getirmek konusunda fazla hızlı davranmıyor. Geçen Şubat Composer Pro ve sweet 35’i sormuştum gelince haber vereceklerini söylemişlerdi, hala haber bekliyoruz. O yüzden ben de composer ve double glass ile yetinmek durumunda kaldım.

Şu an için http://lensbaby.com ve http://lensbaby.com.tr ‘den tüm çeşitleri inceleyebilirsiniz. Facebook’tan da https://www.facebook.com/lensbaby.tr ‘den yenilikleri takip edebilirsiniz. Şimdilik lensbaby ile çektiğim fotoğrafları şurada  tutuyorum.

Herkesin yaratıcılığını konuşturabileceği bir lensbaby edinmesini umarım. Benimki ile çok iyi anlaştık. 


14 Kasım 2012 Çarşamba

Fotoğraf paylaşımı, fotoğraf eleştirisi ve eleştiriyi kabullenebilmek üzerine…

Sosyal Medya’nın hayatımızda bu kadar yer edinmesi ile fotoğrafçılar da bu gücün farkına vardılar. Facebook, twitter gibi paylaşım sitelerine yüklenen düşük kaliteli fotoğraflar bir yandan arkadaşlarının “on numara fotoğraf” yorumları ile gaza gelinmesine neden olurken bir yandan da gerçek fotoğrafın güzelliğini kırmaya başladı.

Yeni fotoğraf paylaşım ortamlarını bu yönden ikiye ayırmak lazım; birincisi sosyal medya üzerinden paylaşım ve ikincisi de oylama, puanlama ve beğeni üzerinden giden Flickr, 500px ya da ülkemizdeki örneklerinden fotokritik, fotoiz gibi sadece fotoğrafa odaklanan siteler.

Puanlama sistemi ile çalışan sitelerde fotoğraf eleştirileri genelde olumlu olur ve al gülüm ver gülüm ilişkisi hakimdir. Ancak belli bir izleyici kitlesine sahip olunca ve her fotoğrafınız bu kişiler tarafından favori listesine alınıp puanlamaya başlayınca iktidarın gücüne sahip olarak başka fotoğrafçıların işlerini kötüleme başlayabilir. Bu sitelerden gerçek bir eleştiri işitmek yine de çok olası olmasa da günün fotoğrafları arasında yer bulursanız mutlaka bir kısım iktidarın dikkatini çekip kötüleneceksinizdir. Ha bir de al gülüm ver gülüm ilişkisi ile fotoğrafçılık anlamında hiçbir değeri olmayan fotoğrafların anasayfalara çıkması(ki bu ne yazık ki sadece Türk sitelerinde gözlemlediğim bir gerçektir) fotoğraftan anlayan kullanıcılar tarafından tepki çekecektir.

Diğer yandan Facebook gibi popüler sosyal medya ortamlarında da fotoğraflarınız arkadaşlarınız tarafından genelde beğeni ile karşılanacak ve ego tatmini açısından size güzel bir ortam oluşturacaktır. Bu yüzden makinenizi aldığınız ikinci gün hemen kendinize “isim soyad photography” adında bir sayfa açacak ve bütün arkadaşlarınızı buraya davet edeceksiniz. Yapmayın dostum! Yapmayın canım! Bu sayfa sizin ve yakın arkadaşlarınızın dışında kimseye bir şey ifade etmiyor şu an. Bir pişin ortamda, sonra gerekiyorsa açarsınız(ki profesyonel olarak bu işe girmeyecekseniz de gerekmeyecektir)…

Facebook’da fotoğraf paylaşmanın bir yolu da çeşitli amatör fotoğraf gruplarına katılıp buralara fotoğraf yüklemek. Bu durumda çok farklı bir dünyaya da merhaba diyorsunuz. Puanlama yoluyla işleyen sitelerde gerçek yüzünü göremediğiniz insanlar burada birbirlerinin kafasını ezmek için an kolluyorlar. Genç fotoğrafçıların ruh hallerini görmek için bu gruplara ara sıra göz atmak gerek.

Bu kadar yazıdan sonra asıl gelmek istediğim yere sanırım vardım. Fotoğraf eleştirisi nedir? Nasıl yapılır? İyi fotoğrafçı iyi eleştirmen olabilir mi ya da iyi bir eleştirmenin iyi fotoğraf çekmesi gerekir mi?

Türkiye’de bu mecralarda görünen o ki neredeyse hiç kimse eleştirmeyi ve eleştiriye cevap vermeyi bilmiyor. Sadece tekniğe ve kompozisyon kurallarına bakılarak eleştiri yapıldığı sanılıyor. Kadraj dar, ufuk çizgisi eğik, net değil, altın kurala uymamış, patlamış, çok karanlık gibi kalıplaşmış cümlelerle eleştiri yapılmaz. Fotoğraf tekniği çok üstünde durulması gereken bir konu bile değildir. Zaten günümüzde fotoğraf makineleri tekniğin büyük bir kısmının külfetini üzerine alıyor. İlgili iseniz de fotoğraf tekniği öğrenmek 3-4 saatinizi alır en fazla.
Kompozisyona gelecek olursak ne kadar kuralları öğrenirseniz öğrenin görmeyi beceremiyorsanız o kurallar beş para etmez. Ayrıca iyi fotoğrafçı da kuralları yıkan ve yeni bir şey ortaya çıkarandır.

Fotoğrafı okumak, eleştirmek onu sadece bildiğimiz basit kurallar içine hapsetmek değildir. Fotoğraf sübjektiftir, kişiseldir ve o kişinin birikimi, okumasını etkileyen ana faktördür. Fotoğrafın hakları ne kadar fotoğafçının olsa da fotoğraf paylaşıma sunulduktan sonra artık ona anlam yükleyene aittir ve izleyici ile bağ kurarak onun geçmişinden beslenir.  

İnternette fotoğraf eleştirdiğini düşünenlerin en büyük sorunu, teknik içinde boğulup fotoğraftaki hissiyatı görmemeleri. Roland Barthes’ın fotoğraf üzerine geliştirdiği Punctum ve Studium kavramları bu konuda önem taşımaktadır. İlgilenirseniz Merenin fotoğraf günlüğü’nde bu konuda güzel bir yazı var. Daha çok ilgili iseniz de Barthes’in Camera Lucida’sını okumanız gerekir. Kısaca Studium fotoğrafa anlam kazandırma süreci iken Punctum fotoğrafı kişiselleştirmemizi, başkalarının onda görmediği bir anlamı yakalamamızı, ufak bir detayından etkilenip ona başka anlamlar yüklememizi ifade eder.


Sonuçta aslına bakacak olursak bir sanat eseri olan fotoğrafı eleştirmek için sanat tarihi konusunda az biraz bilgi sahibi olup özellikle de ünlü fotoğrafçıların nelerden beslendiğini bilmek lazım. Yoksa kulaktan dolma üç tane kompozisyon kuralı ile fotoğraf eleştirmeye çalışmak sizi komik duruma düşürdüğü gibi fotoğrafçıya da saygısızlıktır. Gerçekten fotoğraf eleştirisi duymak isterseniz İfsak gibi fotoğraf derneklerinin fotoğraf okuma günlerine gidin. Ufkunuz biraz olsun açılacaktır.

Diğer yandan fotoğrafçıya gelecek olursak burada da bu işe yeni başlayanların en büyük yanlışı arkadaşlarının beğenmesi ile kendilerini bulunmaz nimet sanmaları. Oysaki bir kısım arkadaşı onun fotoğrafını sadece ayıp olmasın diye beğenirken, diğer kısmının ise fotoğraftan anlayabilecek yeterlilikte bir gözü bile yoktur. Bu durum da kendini dışarı açınca eleştiri oklarının çevrildiği anda “beğenen beğeniyor! benim tarzım bu! daha iyisini çekebiliyorsan sen çek!” gibi abes savunmalara yol açıyor. Bir kere fotoğrafçı tarzını kendi belirlemez, yıllar içinde çektiği fotoğraflarda eğer izleyici bir imza bulabiliyorsa(ki kastettiğim photoshop’ta yapılmış bir imza değil) o zaman bir tarzı olduğundan bahsedilebilir.

Beğenmeyenin ise daha iyisini çekmeye ihtiyacı yoktur. Fotoğraf eleştirmeninin fotoğrafçı olmasına da gerek yoktur. Hatta kitapları ile fotoğrafçıların ufkunu açan Roland Barthes, Susan Sontag, John Berger gibi isimler belki iyi fotoğraf da çekebilecek donanımda olmalarına rağmen sanat tarihine katkıları o yönde olmamıştır.

Kendime gelecek olursam fotoğraf eleştirmeyi haddim olarak görmüyorum. Ama kendimce fotoğraf okumayı da severim. Zaten kötü fotoğrafın üzerinde durmadan geçerim, beni gerçekten heyecanlandıran bir fotoğraf olur ise de altına kısaca beğendiğimi belirterek çeken fotoğrafçının bunu bilmesini isterim sadece.

Özellikle yeni başlayan biri gelip de fotoğrafını eleştirmemi isterse de daha fazla çek derim. Ki mangal partisinde çektiği fotoğraflarını bana gösterip nasıl iyi bir fotoğrafçı olacağını anlatanlar, fikir isteyenler bile oldu. Toplum olarak eleştiri kaldırabilen bir ruh sağlığına sahip değiliz zaten. Bunun bilincinde olarak kimsenin fotoğrafçılığı hakkında konuşmak da istemiyorum.  Beğendiklerim zaten kendini biliyor ;)

6 Kasım 2012 Salı

Autoshow 2012 Fuar İzlenimleri


Bu seneki Autoshow Beylikdüzü’ne taşınınca açıkçası yol yüzünden pek de gidesim yoktu. Ancak Ankaradan gelen araba sevdalısı Yusuf Gençer söz konusu olunca tabii ki düştük yollara. Beklediğim gibi uzun bir yolculuk oldu. Metrobüs durağı hemen yanı başındayken araçla gitmek gibi bir saçmalığa imza attığım için yapımda ve yayında emeği geçen herkesten özür dilerim. Bir de Tüyap’ın otoparkları dolu olunca 20 TL gibi saçma bir para isteyen boş arazilere çekmek gerekti. Üstüne bir de trafikten kafayı sıyırmış bir Mini geri geri gelip bana bindirmeye karar verince fuar alanını gezemeden tüm enerjimi tükettim. Ufacık Mini’den şoförün dışında 5 çocuk çıkınca adamın intihar etmek istediği sonucuna da varmadım değil.



Neyse ki fuar öğrencilere bedavaymış da içime oturan otopark ücretini bir nebze de olsa hafifletti. Fuarın CNR’dan alınıp Tüyap’a taşınmasının en büyük artısı tabi geniş alana yayılmış fuar alanı olmuş. Onca kalabalığa rağmen rahat rahat dolaşabildik. Tabii lüks markaları incelemek için uzun kuyruklar vardı ancak onlara da dışardan bakarak geçtik.

Bol bol fotoğraf çektim. Tabi kalabalıktan istediğiniz kareleri yakalamak biraz güç olsa da elimden geleni yaptım. Bu tarz fuarlarda bilindiği üzere arabalar kadar yanlarındaki mankenler de dikkat çeker. Yabancı mankenler güler yüzle gelen ziyaretçilere poz verirken yerlilerin kaçacak delik araması bana hep ilginç gelmiştir. Bu fuarda da değişen bir şey yoktu. Fotoğraf çekildiğini gören Türk mankenler hemen bir yerlere saklanıyor ya da uzaklaşıyordu yabancılar ise sarılıp fotoğraf çektirmekten dahi kaçmıyorlardı. Bu konuda favori ödülüm Yusuf aracın içindeyken arabayla adeta aşk yaşayan Skoda’nın modeline giderken, koca makine ile yanlarında çekim yaparken gizlice çekim yaptığımı iddia edip sinirlenen Ford’un modeline de yılın Autoshow lalesi ödülünü vermeyi uygun buluyorum.



Favori araçlarım ise Mini, Fiat 500 ve yeni “yeni“ tosbağa Wolksvagen oldu.  Her şeyin küçüğü güzel ne de olsa.  Bu yıl elektrikli konsept araçlar da bir hayli çoğalmıştı. Ancak tipleri pek güven vermiyor bana(çok teknik bir analiz yaptım göründüğü üzere).

Hafta sonuna kadar sürecek bu eğlenceli fuarı İstanbul’da ikamet ediyorsanız mutlaka gezip görmelisiniz. Eğer görmediyseniz de şimdilik çektiğim fotoğraflarla idare edin.





Fotoğrafların tümüne google +'dan ulaşabilirsiniz.