Öne Çıkan Yayın

10. FOTOGEN Gösteri Günleri

17 Aralık 2011 Cumartesi

Fotoğrafta Doğru An

Ben bir fotoğrafçıyım. Elitist bir tavır peydah oldu bu aralar. Sanki fotoğrafçı olmak çok üst bir mertebe olmalıymış gibi. Koca koca makineleri boynuna asmış insanlar birbirlerine üstten bakıyorlar. Sen mi fotoğrafçısın ben mi? Fotoğrafçının iyisi değil konu, fotoğrafçının kendisi. Sanki lensin boyu ile ölçülüyor fotoğraf sanatındaki yerimiz. Freud yaşasa bu durumu kesin penis ile bağdaştırırdı(her durumda olduğu gibi).

Oysa fotoğraf, sanatın demokratikleşmesi ve halk kitlelerine yayılması için bulunmuştur. Başka hiç bir sanat dalında bu kadar çok ürün üretilemez. Ancak sanattan bahsedebilmek için fotoğrafın mekanikliğini aşıp duygularımızı harekete geçirmesi gerekir.

Fotoğrafçı olmak herhangi bir fotoğraf makinesine sahip olduğunda başlar. Bakaçtan dünyayı görmeye başladığında bir fark yaratabiliyorsan eğer, fotoğraf sanatçısı da olabilirsin. O farkı yaratmak için önce seni heyecanlandıran bir konu bulman gerekir. Eğer çektiğin fotoğraf seni bile sıkıyorsa başka konulara kaymalısın.

Çoğunlukla makinemi yanıma aldığımda sürekli açık tutar, ayarlarını önceden yapar ve dolaşmaya başlarım. Bazen makineyi hiç kullanmam bile. Umutsuzluğa kapılmaktansa çevreyi incelerim. Kahve içen bacak bacak üstüne atmış kız, dükkanın önünde tavla oynayarak şakalaşan amcalar, banka oturmuş sevgililer gibi hayatın içinden her şey konum olabilir. Dikkatimi çeken bir şey olursa makinemi kaldırır ve hemen çekerim. Bazen makinem gözüme bile gitmez, o anı yakalamak için sadece düz tutmaya çalışır ve olduğu yerden fotoğraflarım.



Bu fotoğrafı da Kadıköy'den Hasanpaşa'ya doğru yürürken, tam da artık bir şey çekemem dediğim sırada, karşımdan gelen tramvay'ı sırf eğlence olsun diye kadrajlamak isterken çektim. Tramvay bana geliyordu, önümde insanlar vardı, hatta asıl amacım insanları flu, tramvayı net çekmekti. Ama ortaya çıkan iş hiç de istediğim gibi olmadı, insanlar çekildi, bari sadece tramvayı çekeyim derken bir anda bir köpek yola indi. Bu dediklerim toplamda 3-4 saniye sürmüştür. Eğer ilk saniyede pes etmiş olsam bu fotoğraf da olmayacaktı.

İşte fotoğrafı değerli kılan "o an"ı yakalamış oldum. Henri Cartier Bresson'un ünlü The Decisive Moment'ı(Karar Anı) tabiri benim için bu yüzden fotoğrafta olmazsa olmazdır. Tabii ki sokak fotoğrafı için daha da önemlidir. Çünkü tam o anda fotoğrafı çekmez iseniz artık çok geç kalmışsınız demektir. Benim için fotoğraf doğru anları kovalamaktır.

Dünyada tam ve doğru ana sahip olmayan hiçbir şey yoktur – Kardinal de Retz

28 Kasım 2011 Pazartesi

Penfa Pendik Fotoğraf Amatörleri Sokak Sergisi


İlki bu yılın başında Genç Pesiad’ın sponsorluğunda Ankara Caddesi’nde beğeniye çıkan serginin ikincisi Pendik Belediyesinin sponsorluğunda geçtiğimiz günlerde fotoğraf severlerin beğenisine sunuldu. Yurt içi ve yurtdışından 36 sanatçının 44 fotoğrafından oluşan sergideki fotoğraflar farklı temalardan oluşuyor.


Penfa Pendik Fotoğraf Amatörleri'nin düzenlediği karma sokak sergisini, 24 Kasım - 4 Aralık tarihleri arasında, Pendik sahilinde gezebilirsiniz.


Penfa facebook linki

4 Kasım 2011 Cuma

Görmek ve diğer bazı şeyler




Fotoğrafçı etrafındakileri sizden farklı görebilen kişidir. Dünyayı onun bakış açısıyla görmenizi sağlar. Bakmak tekniktir, görmek ise kişisel bir deneyimdir bu durumda.

Bir fotoğrafa bakıyorum. İki genç kadın masada oturmuş çay içiyor. Masada yenilmiş keklerden birkaç parça, bir saksıda çiçek. Arka duvarda flulukta seçilebilen bir aile fotoğrafı var. Kıyafetlerden 1900'lerin ilk yarısı olduğu anlaşılıyor.

Peki ne görüyorum? Kadınlar o kadar doğal bakıyorlar ki, ruhuma işliyor bakışları. Biri kitabına dayamış kolunu siyah bir kurdele dolamış boynuna, ciddi ve aranızda bir mesafe koymanız gerektiğini söyler gibi. Diğeri masaya yayılmış adeta. Belli ki evin küçük kızı, diğerine göre daha rahat tavırları. Gözlerimi onlardan ayıramıyorum, sanki bana da bir çay koyup anlatacaklar olan biteni. 

Bir diğer fotoğrafta üç genç erkeği yolda yürürken görüyoruz. Modern kıyafetlere girmişler. Şapkalarını ve bastonlarını büyük bir gururla taşıyorlar. Şık kırışıksız kıyafetleri belli ki önemli bir yere gitmekte olduklarını gösteriyor. En arkadakinin ağzındaki sigara asi tavrının bir ifadesi gibi. Zaten diğerlerinden bir parça geride durarak ayrıklığını göstermek istemiş sanki. Ortadaki gencin ise sol avucunun içinde bir şey varmış gibi. Çözemiyorum ne olduğunu, fotoğraftaki odağım bir anda o avuç içi oluyor. Cevabı bulamamak içimi kemiriyor. Kendimi rahatlatmak için “köstekli bir saat olabilir” diyorum. Fotoğrafçı belki onları yollarından alı koydu da “E hadi çek artık da partiye geç kalmayalım” diye bakıyor saate. Ama hiçbir zaman emin olamayacağım bu yargıma.

Fotoğrafçı August Sander, kendisinin Men without Masks(Maskesiz İnsanlar) serisinden iki kare. 1920'lerde çektiği Alman ailelerini ve yaşam tarzlarını göstermiş bize. Hitler'in yönetime geçmesi ve II. Dünya Savaşı yüzünden yarıda bıraktığı bir seri. Her fotoğraf arkasında bir hikayeyi taşıyor. Bu fotoğraflara sadece bakıp geçersek bir fırsatı teperiz. August Sander'ın gördüklerini biz de görmek istiyorsak tüm seriye uzun uzun zaman ayırmak lazım.

Görmeyi çözebilmemiz için sadece bakmakla yetinmemeli, diğer duyularımızı da harekete geçirmeliyiz. Bazı fotoğraflarımız bizi geçmişe götürür, anılarımızı canlandırır. Bir ayçiçeği tarlasındaki fotoğrafıma bakarken o anılar bir anda yüzüme çarpar. Toprağın kokusu, rüzgarın yaprakları hışırdatması, ayçiçeğini koparmak istemem ama gücümün yetmemesi, tüm kare önümde yaşanmaktadır. 

Fotoğraf beynimizin zamanda geri gitmesi için sinyaller yollar. Bu sinyalleri çözebilirsek o anı tekrar yaşarız. Ya da başkasının o anına ortak oluruz. Nasıl bazı müzik parçaları bizi o şarkıyı ilk duyduğumuz zamana götürüyorsa, fotoğraf da bizi zamanın durdurduğu bir yolculuğa çıkarır.

Fotoğraf sergilerinde ve müzelerde de bu zamansızlık hissini yaşar, fotoğrafa bakarken fotoğrafçının gözünden bir yolculuğa çıkarım. Artık onun gözleri bana hizmet eder. Onun rehberliğinde dolaşırım. Kişisel deneyimlerini paylaşırım...

Balkondan bakıyorum. Aşağıda babam kornaya basıyor. Beyaz bir Murat 131'in içinde. Araba almış, ilk arabamız mı? Annemin kırmızı vosvos'unu hatırlamak için çok daha fazla geri gitmem lazım ama bu kare o kadar canlı ki. Heyecanımı dizginleyemiyorum. Daha sonra o arabaya binip Bakırköy'de ufak bir tur attırmış olmalı bana ama tek hatırladığım o kare... Ben balkondan yola bakıyorum ve babam kornaya basarken gülüyor arabanın içinde.

Görsel hafızam da fotoğraf kareleriyle benle iletişim kuruyor. Geçmişle ilgili bir anımı hatırlamak istediğimde o an beni vuran bir fotoğraf gibi geliyor önüme. Onu hareket ettiremiyorum ama onun üzerinden olayları hatırlıyorum. Net olan yine de sadece o an, gerisi gri bir sis içine gizlenmiş tahmin etmemi bekliyor. Bakıyorum... Ama göremiyorum...

Dip Not: Buradan August Sander'in diğer fotoğraflarına da bakabilirsiniz...

20 Ekim 2011 Perşembe

Sınavsız İkinci Üniversite Kapsamında "Fotoğrafçılık ve Kameramanlık"

Anadolu Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi belli bölümler için tüm üniversite mezunlarına sınavsız ikinci üniversite olanağı sunuyor. Ben de yıllardır içimde ukte olmuş fotoğrafçılık okuma isteğimi 32 yaşında bu hak sayesinde gerçekleştirebileceğimi öğrendim ve "Fotoğrafçılık ve Kameramanlık" bölümü için başvurmaya karar verdim.

Bugün tüm evrakları toplayarak(iktisat diplomamın yerini dahi unutmuşum hanım buldu sağolsun), 250 TL harcı yatırıp, AÖF Aksaray bürosuna gittim ve kayıt işlemlerini hallettim.  Harç ücreti fazla gelebilir, ancak verdikleri kitaplar ve paso hakkını düşününce çok da yük olmayacak bir rakam benim için.

Gerekli bilgilere ve bölüm listelerine şu linkten ulaşabilirsiniz. Ayrıca Canonturk Forum'unda da konu hakkında bilgi mevcut. Bir de araştırıp buldum ki programın e-öğrenme sitesi mevcutmuş, online dersleri de buradan takip edebiliyoruz.

Artık sizlere sınavlarla ilgili de bilgi geçerim. İzlemede kalın!:)


3 Ekim 2011 Pazartesi

Scott Kelby Photo Walk Day



Amatör fotoğrafçıların can dostu, fotoğrafçılar için yardımcı kitaplar yazan, kurslar açan, yaptığı işlerle sektörde söz sahibi haline gelmiş Scott Kelby 'nin dünya çapında organize ettiği Fotoğraf yürüyüşü geçtiğimiz haftasonu yapıldı. Ayın 1'inde fotoğrafçı arkadaşlarla bu etkinliğin İstanbul ayağına katıldık. 

Gezide çoğunluk yabancı turistlerden oluşuyordu. Taksim meydanında buluşup  hep beraber Beyoğlu'nun ara sokaklarını turladık.  Genelde sürekli dolaştığımız mekanlar olduğu için buralarda fotoğraf çekmeyi sevmem, ancak benim bile bilmediğim sokaklardan geçtik. Yolu ayarlayan ve geziyi yöneten Jennifer Gurcuoglu ve eşi güzel bir geziye imza attılar. Gezi sırasında çekilen fotoğrafları flickr grubundan takip edebilirsiniz. 

Gezi boyunca çekilen fotoğraflardan bir tanesine Kelby'nin Light It, Shoot It, Retouch It adlı kitabı hediye edilecek. Ayrıca Dünya çapında bir çok şehirde yapılan bu etkinliğin asıl  yarışmaya gönderilecek. Burada da daha büyük hediyeler kazanma şansı var. 

Tabii ki biz ödül için değil, cumartesi günümüzü daha eğlenceli geçirmek için katıldık ama yine de böyle bir ödül düşünülmüş olması da hoş bir hareket.











22 Eylül 2011 Perşembe

102. Pavli Panayırı


Geçen haftasonu, fotoğrafçı arkadaşlarım Anıl Tamer Yılmaz ve Serhat Yılmaz ile 15-18 Eylül tarihleri arasında düzenlenen Pavli panayırı için sabahtan yollara düştük. Geçen yıldan aşina olduğumuz için bu sene biraz daha hazırlıklı idik ortama. 
1910'dan beri aralıksız devam eden panayır en büyük panayırımız olma onurunu yaşıyor
Panayır için çevre yerleşimlerden gelen Pomak'lar 3 gün boyunca kamyonlarda kalıyor
Yol İstanbul'dan yaklaşık üç saat sürüyor. Ana yoldan çıktıktan sonra Pehlivanköy tabelasını takip ederek köye girip hemen tren istasyonunun yanına park ediyorsunuz. Zaten arazi tamamen insan dolu, panayırı kaçırmanız imkansız.

Kırklareli'ne bağlı 2000 kişilik bir köy olan Pehlivanköy yılın bu zamanı iğne atsan yere düşmeyecek şekilde kalabalık. Kalabalığın büyük kısmını festivale katılan Pomak göçmenleri oluştursa da son yıllarda İstanbul'dan da sırf ortamı merak ettikleri için bir dolu yeri turist geliyor.

Trakyagezi.com sitesinden panayırla ilgili yeterli bilgiyi alabilirsiniz. Ben kısaca gezip gördüklerimi yazacağım. Ve tabi çektiğim fotoğraflardan da bir kuple vereyim.

Cumartesi saat üç gibi festival alanına vardık. Cumartesi gitmemizdeki sebep pazar günü festivale İstanbul'dan çok sayıda tur düzenlenmesi(özellikle fotoğraf turları) ve alanın fotoğrafçı kaynaması. Cumartesi de pek farklı değil aslında, ama en azından nefes alacak yerimiz oluyor. İlk anda geçen yılki gibi festival alanının en aşağısındaki çadır restoranlara indik. Güneş çok tepede olduğu için bu saatleri fotoğraf çekmek yerine köfte ekmek yiyerek, bira içerek geçirmek daha mantıklı. Buralarda fiyatlar da oldukça makul. Kişi başı 10TL'den fazla vermezsiniz.

Bu restoranların hemen arkasında festival alanının dışına atları bırakıyorlar. Buraya göz atmanızı öneririm. Çocuklar ve atlarla güzel kompozisyonlar yakalanabilir, tabii biraz da şansınızın yardım etmesi lazım.

Buradan sonra araç parkından yukarı çıkarken güzel fotoğraflar yakalanabilir. Bu bölgede traktörlerinin gölgesinde uyuyan insanlar, etrafta oynayan çocuklar var. Festivalin kalabalığı ve gürültüsünden uzak olması bir artı.

Festival alanına geçtiğinizde ufak bir lunapark görüyoruz. Gondol, çarpışan araba, balerin ve salıncak var. Bence bir dönme dolap eksik bu bölümde. Dönme dolap olmadığından da en yüksek yerden çekim yapmak için tek şansımız salıncağa binmek oluyor, ama biraz hızlandıktan sonra pek bir şey çekmek de mümkün değil. Geniş açı bir lensiniz varsa burada kullanmanızı öneririm.


Günbatımında lunaparkın olduğu bu alanda ters ışık çalışılabilir. Zaten günbatımına doğru burası fotoğrafçı kaynıyor. Çeşitli paylaşım sitelerinden tanıdığınız tüm fotoğrafçıları bulmanız mümkün. Bizim gruba da buradan Lüleburgaz Fotoğraf Klübü'nün hocalarından Murat Örnek katıldı. Kendisinden aldığım bilgi ile 1. Pavli Fotomaraton'u diye bir organizasyon olduğunu öğrendim. Murat'ın gazı ile tren yolunun diğer tarafından kaydımı yaptırdım. Normalde para ile katılım yapılan yarışmalardan uzak dururum, ancak belediyeye katkı olur belki diyerek 10TL'lik bedeli ödeyip bir numara aldım. Cumartesi akşam benim katılımımla 17 kişi idi yarışmacı sayısı. Pazar üçe katlamıştır herhalde.

Pavli için lens önerilerine gelecek olursak tabi elinizdeki lens en iyi lenstir diyerek bir kaç ipucu verebilirim. Ben daha çok 70-200'ümü kullandım. Özellikle portre çekimlerinde çok işime yaradı. Lunapark alanında ise 12-24'ü taktım. Geniş açı kalabalığı ve panayır ruhunu vermek için kullanılabilir. Bir de günbatımına doğru 50mm 1.4 ile portre çektim, düşük iso ile çalışmama imkan verdi.



Biraz pazarı gezip gün battıktan sonra Pavli'den ayrıldık. Geçen yıla göre sanki panayır havasından çıkılmış gibi, daha endüstrileşmeye gidiliyor sanırım. Mekanda TIR bile satılıyordu, o kadarını söyleyeyim. Bir de lunapark bölümünde oyun oynatanlara dikkat etmekte fayda var, para üstü alamıyorsanız oynamayın! Biz langırtta öyle bir hata yaptık. Ama bu dediklerim demek değil ki seneye  tekrar gitmeyi düşünmüyorum. Trakya'nın son büyük festivali olan Pavli her zaman biz fotoğrafçılar için cazibe merkezi olacaktır.

Döndükten sonra foto maratona yetiştirebilmek için o yorgunluğa rağmen fotoğrafları Lightroom'a atıp gözden geçirdim. Burada elemeyi nasıl yaptığımı anlatmam belki size yol gösterir. Öncelikle fotoğrafları p'ye basarak flag'lıyorum. İlk elemeyi bu şekilde yapıp 15-20 fotoğrafa düşürüyorum elimdekileri. Sonra da tek tek bakarak üzerlerinde oynamalar yapıyor ve beğendiklerime 1'den 5'e kadar numara veriyorum. Son olarak 5 verdiklerimi export ederek arşivime atıyorum.



Fotomaratona en fazla 5 fotoğrafla katılınabiliyordu. Ben de seçtiklerim arasından fotoğrafları yolladım. Aznavur Sanat'ın  belediye ile beraber düzenlediği yarışmadan bir sergileme kazandım. İlk üçü siteden görebilirsiniz. Takdir sizin. Başka bir yazıda görüşmek üzere bol fotoğraflı ve eğlenceli günler sayın okur.


5 Eylül 2011 Pazartesi

Kafa dinleme mekanı Bozcaada


Bu yaz tatilimizi tekrar Bozcaada’da geçirmeye karar verdik. Daha önce iki kere gittiğimiz bu şirin adaya bu sefer bir farkla, on altı aylık kızımızla gidecektik.

Öncelikle ilk defa bebekle tatil yapma fikri biraz korkutucu görünse ve tecrübesiz olsak da olabilecek aksiliklere hazırlıklı olarak tüm teçhizatı toplayıp düştük yollara. Sabah 5 gibi yola çıktık. Bilmeyenler için güzergah Tekirdağ üzerinden Eceabat, buradan karşıya geçiş ve Geyikli’den tekrar feribotla adaya geçiş şeklinde. Bu sene Gestaş tatilcilere bir de güzellik yapmış ve Eceabat’tan aldığınız indirimli bilet ile Bozcaada dahil gidiş dönüşü 80tl’ye getirmeniz mümkün olmuş.

Kızımız Eceabat’a kadar deliksiz uyduğu için rahat bir yolculuk oldu giderken. Zaten yolları da bildiğimden fazla problem çekmedim. Gerçi Tekirdağ ayrımını sabahın köründe kaçırıp tekrar o yola bağlanmak için Çorlu’ya girmem gerekti ama çok da fazla bir zaman kaybı olmadı. Toplamda 5.5 saate yakın bir yolculuk ile Geyikli iskelesine vardık. 11 vapuruna yetişmek için biraz da acele ettim ama her sefer olduğu gibi bu sefer de vapura saatinde gitmiş olsam da yer olmadığından kapıda kaldık. Hafta içleri 2 saatte bir hafta sonları da saat başı feribot var. Biz de moralimizi fazla bozmadan bu 2 saatlik boşluğu iskelenin yakınındaki dinlenme tesisinde ve plajda geçirmeye karar verdik.


Önceki ziyaretlerimizde tarihi sokakları gezmeyi ve fotoğraflamayı sevdiğimden merkezdeki pansiyonlarda kalmıştık. Türk mahallesindeki pansiyonlar genelde akşamları daha sessiz olduğu için tercih edilebilir ancak asıl eğlence rum mahallesi olarak bilinen bölgede. Bizim gibi bebekli aileler için ise bağ evleri daha cazip. Pansiyonlarda fazla hareket şansınız yok, ancak bağ evlerinde kaldığınızda çocuklar için bahçede oynamak gibi avantajlar oluyor.

Biz de kızımızı düşünerek bu sefer 2010’da açılmış bir tesis olan Saklıbahçe’de karar kıldık. http://www.bozcaadasaklibahce.com/ sitesinden geniş bilgi alabileceğiniz otele araçla merkezden kısa bir sürede ulaşmak mümkün. 10 odalı ufak bir otel. En büyük avantajı da kendi sahili olması. Kızla sahilde zorluk çekebiliriz diye düşünerek, denizin yanı başında olmak için de Saklıbahçe bize uygun geldi.


Oteli çekip çeviren insanlar oldukça yardım sever ve güler yüzlü. Diğer oteller çocuk yatağı yok derken saklıbahçe’de hemen ayarladılar. Özellikle çocuk için taze süt bulmak sorun olmuştu hemen bir inek sahibi bularak hallettiler. Nedense marketlerde günlük süt satılmıyor, sebebini sorduğumuzda ise aldığımız cevap oldukça ilginçti “Adada hayvancılık olmadığından günlük süt almıyoruz”.  

Otelin sahili fena olmasa da Ayazma plajı dururken insanın burada zaman harcayası gelmiyor. Kendi şezlongları var ancak deniz taşlı ve ne kadar temizlemiş olsalar da deniz kestanesine basma şanssızlığı yaşayabilirsiniz.

Biz soluğu hemen Ayazma’da aldık. İnce kumu, soğuk ve berrak suyu ile plaj her zamanki güzelliğinde idi. Ramazan bitmeden tatile çıktığımız için oldukça da tenhaydı. Kızımız da denize fazla ısınmadıysa da problem yapmadı. Böylece ailecek denizin ve güneşin tadını çıkarabildik. Ayazma’nın bir güzelliği de hemen koyun üstünde bulunan restoranlar. Öğlen buradan bir şeyler atıştırıp hemen plaja dönmek mümkün. Plajda şemsiye ve şezlong da bulunuyor. Buraya verdiğiniz para da Bozcaadaspor’a gidiyormuş, doğruysa o parayla Süper Lig’de ilk beşe oynayacak takım yaparlardı gibi geliyor bana gerçi.   


Günü sahilde geçirdikten sonra akşamları ise Bozcaada’da rum mahallesindeki balıkçılardan birine oturabilir ve boğazdaki restoranlara vereceğiniz paraya yakın bir ücretle şarabınızı yudumlayıp balık yiyebilirsiniz. Zaten bunun dışında da pek bir alternatif yok. Bir pizzacı bir de kebapçı var ama girip de denemedik. Ada Cafe ve Polente de gece oturup dinlenmek için güzel yerler. Gerçi Ada eski yerinden kalkmış caddeye taşınmış. Yeni yeri pek sevemedim ancak ünlü gelincik şerbeti için yine de gidilebilir. Ucuza kalkmak istiyorsanız ise de en güzel alternatif pazarın oradaki çay bahçesi. 



Ada’ya gidip rüzgar güllerini de görmeden olmaz tabii ki. Polente Feneri ve Rüzgar gülleri gün batımının en önemli adresi. Şarabınızı alıp burada güneşi batırmanızı öneririm. 2000 yılında kurulan rüzgar enerji santrali 17 adet türbün ile adanın ihtiyacı olan enerjinin 30 kat fazlasını karşılıyormuş.
Adada zamanınız var ise Kale’ye de çıkıp tepeden adayı seyredebilirsiniz. Biz daha önce iki kere çıktığımızdan bu sefer içimizden gelmedi.

Dönüş için sabah 12 vapurunu tercih ettik ancak büyük bir hata yaptığımızı İstanbul’a varınca anladık. Mahmutbey gişelere girişimiz 18:30’ken çıkışımız 20:30’u geçiyordu. Eve varana kadar da saat 22:00’e gelmişti. Yani bir günü yolda geçirdik diyebiliriz. Bu yüzden dönüşte öğleden sonraki saatleri tercih etmenizde fayda var.  


Gezi fotoğrafı sevenler için Rum tarafındaki sokaklar, renkli evler ve Akdeniz’e özgü kapı ve pencereler, Kale, Polente feneri ve rüzgar gülleri görmeniz gereken yerler. Fenere ve rüzgar güllerinin yakınına gitmenize artık izin verilmediğinden tele bir lens kullanmanızda fayda var. Ancak  merkezdeki sokakları ve evleri fotoğraflamak için de bir geniş açı lazım. O yüzden DSLR sahipleri en az iki lens ile gitmeliler. Ben bu sefer kızla ilgilendiğimden fazla fotoğraf çekecek zaman bulamadım. Yine de bazı fotoğrafları buraya serpiştirdim. Umarım beğenirsiniz.


http://www.bozcaadatenedos.com/ sitesinden ada ile ilgili geniş çaplı bilgi alabilirsiniz. Her gittiğimiz sene ada değişiyor ve gelişiyor. Bu yüzden İstanbullu işgalinden önce, fazla bozulmadan gidip görmekte fayda var.

29 Haziran 2011 Çarşamba

DAHA İYİ PORTRE FOTOĞRAFLARI İÇİN 5+1 İPUCU




Büyük bir hevesle DSLR fotoğraf makinesi aldınız. Muhtemelen ilk yapacağınız iş eşi dostu çekmek olacaktır. Ancak içinizdeki amatör ruhu dizginlemek için çektiğiniz bu fotoğraflarda makinenizin (varsa) portre modunda bile çıkan sonuçlar sizi tatmin etmeyebilir. Ne yapsanız da o çok beğendiğiniz portre fotoğraflarını sevgiliniz ya da arkadaşınız karşınıza geçtiğinde çekemiyorsanız size bazı önerilerim olacak. Bu hususlara dikkat ederseniz daha net ve profesyonele yakın fotoğraflar çekebilirsiniz.

  1. Öncelikle her insanın daha güzel göründüğü bir açı vardır. Modeli tek bir açı ve uzaklıkta çekip çıkan neticelere üzülmeyin. Uzaktan başlayıp yakınlaşın lensiniz zoom ise bu nimetten faydalanın. Modelin etrafında en beğendiğiniz açıyı bulana kadar hareket edin. Bir fotoğraf sizi daha çok etkilerse oradan devam edebilirsiniz.

  1. Portre fotoğrafında lens özellikleri önemlidir. Dış mekanda arka fonu yok etmek ve modeli ön plana çıkarmak için f1.8-2.8 gibi açık bir enstantane ve 85mm-105mm aralığında bir lens kullanmakta fayda var. Yine de lensiniz bu özellikleri taşımasa, kit lens de olsa en açık diyaframda zoom kullanarak güzel portreler elde edebilirsiniz. Unutmayın ki geniş açı deformasyona neden olduğundan, balıkgözü gibi istemeyebileceğiniz neticelere yol açacaktır. Deforme gibi bir efekti özellikle istemiyorsanız geniş açı kullanmaktan kaçının.

  1. Güzel ışık alan ve derinlikli bir arka plan her zaman modeli daha iyi gösterir. Bu yüzden öncelikle çekimden önce etrafta güzel bir mekan arayın. Parklar, bahçeler bu iş için idealdir. Ancak direkt ışık derin gölgeler oluşturacağından güneş ışıklarının daha yumuşak vurduğu ağaç altlarında çekim yapmanızı öneririm. Bu gibi mekanlarda açık diyafram kullanarak güzel bokehler(Japonca flu) yakalayabilirsiniz.

  1. Netlik konusu tüm amatörlerin korkulu rüyası. Aslında bu kadar problem edecek bir durum da yok. Çoğu amatör, makinen kullanım kılavuzunu okumadığı için zorlanıyor. Öncelikle tek noktadan netliği nasıl alacağınızı öğrenmeniz gerek. Portre'de gözden netlik almak önemlidir. Göz netse fotoğraf da nettir. Ayrıca gözdeki parlamayı da yakalayabilmek için modele ışık kaynağına doğru bakmasını söyleyebilirsiniz. Bu durumda netliğin çok daha iyi yakalandığını göreceksiniz.

  1. Teknik konular bir yana modeliniz eğlenmiyorsa ve rahat değilse fotoğraflara da bu durum yansıyacaktır. Öncelikle modeli rahatlatmaya bakın. Eli cebinde rahat ediyorsa bırakın öyle dursun. Herhangi bir zorlama yapmayın. Bir süre sonra aklınıza bir fikir gelmiş gibi yapın ve onu yönlendirin. Sonra da diğerine göre bu pozun çok daha güzel olduğunu ekrandan kendisine gösterin. Bu durumda modelin size güveni artacaktır ve kendisini yönlendirmenize izin verecektir(kendimi National Geographic'te yaban hayvanlara nasıl yaklaşmanız gerektiğini anlatan adam gibi hissettim ama deneyin, %100 çalışıyor). Poz verdirirken özellikle kadınları direkt karşıdan çekmemeye çalışın. Bir omuzunun size dönük durmasını, kafasını hafif size çevirmesini isteyin. Bu poza fotoğrafçılıkta ¾ kuralı denir ve genelde güzel neticeler verir.







Bu taktiklerden sonra tamamlayıcı olarak size şu ek bilgiyi vereyim. Portre fotoğrafı genellikle dikey çekilir. Ancak sadece baş çekiyorsanız modeli altın orana uyarak kadrajın sağına ya da soluna yerleştirip yatay çekmek güzel sonuçlar verecektir.

Yukarıda verdiğim kısa tekniklere uyarak portreye başlangıç için iyi neticeler alabilirsiniz. Daha sonrası kendinizi geliştirmenize kalmış.  Yeni bir yazıda görüşmek üzere.

21 Haziran 2011 Salı

Sokak Fotoğrafçılığı

Fotoğrafçılıkla ilgilenenlere ilk tavsiyem önce ne isterlerse fotoğraflamaları ve kendilerini kısıtlamamalarıdır. Kuş, böcek, kedi, insan, manzara, mimari v.b. ne hoşunuza gidiyorsa çekin. Bir noktadan sonra bir konuya daha yatkın olduğunuzu, daha zevkli baktığınızı görürseniz o konuda yoğunlaşın. Sizin zevkle çektiğiniz fotoğraf izleyici tarafından da daha güzel tepkiler aldığını fark edeceksiniz. Her fotoğrafçı, her konuyu çekemez. Bazılarımız nesneleri genel olarak algılarız, bazılarımız ise detaylara takılırız. Fotoğraflarımızı da gözümüz neye yatkınsa ona göre şekillendirmekte fayda vardır.

Ben de ilk başlarda kafama göre ne görürsem çekmeye çalışıyordum. Ama bir konuya yoğunlaşmanın fotoğraflarımın gelişimi için daha faydalı olduğunu kısa zamanda kavradım. En sevdiğim fotoğraf kareleri her zaman sokak fotoğrafları oldu. Bir şehrin kültürünü, insanlarını tanıtan sokak fotoğrafçılığı, belgesel fotoğrafa yakın dursa da önemli bir farkı vardır, o da içinde barındırdığı vahşi eğlence faktörü.

Ekipman:

Sokak fotoğrafçılığı belki de fotoğrafçılıktaki en özgür alan. Kameranız ve sizin dışınızda hiçbir alet edevata gerek yok. Tripodmuş, lens değiştirmekmiş, teknik bilgiymiş bunların hepsi boş. Sokağa kendinizi attığınız anda herhangi bir makine işinizi fazlası ile görecektir. Yeter ki gezin, gözlemleyin ve çekin.

Dediğim gibi sokak fotoğrafçılığında ekipman en son kafaya takmanız gereken şey. Ama yine de (“ama”dan önce söylenenleri dikkate almamak gerekir derler) eğer bir DSLR'ınız varsa hangi lensle sokak fotoğrafı çekmeliyim diye kendinize soracaksınız. Aslında macro dışında her lens işinizi görecektir, bu tamamen sizin stilinize ve beğeninize kalmış bir şey.


Ünlü sokak fotoğrafçılarını örnek almak gerekirse, dikkat çekmemek için her zaman yanlarında en ufak makineleri taşırlardı. Leica ile 35 ya da 50mm bir lens sokak fotoğrafçısının rüyasıdır. DSLR makinelerin en ucuz ama en eğlenceli lensi olan 50mm 1.8(nam-ı diğer nifty-fifty) ile işe başlayabilirsiniz.

Ben sokaktaki detayları yakalamayı sevdiğim için sabit lens ile çalışmaktansa 24-105'im ile gezmeyi daha çok seviyorum. Geniş bir aralık hızlı olmanız gerektiğinde sahneyi kaçırmamanızı sağlayacak ve işinizi kolaylaştıracaktır.

Bazı sokak fotoğrafçıları ise 70-200 gibi daha da tele objektiflere yönelmişlerdir. Ancak ülkemizdeki gibi dar sokaklarda çalışıyorsanız 70 200 sizi kısıtlar. Yine de zaman zaman bir yerde oturup dinleniyorken örneğin gözüme takılan bir göründüğü yerimden kalkmadan çekmemi sağladığı için 70 200'ün de tadı bir başkadır.

Teknik:

Sokak fotoğrafçılığının en güzel yanlarından biri de tekniği geri plana atmasıdır. Tam otomatik kullanmanızı yine de önermem ama onda bile yeterli sonuçları alabilirsiniz. Ben genelde f'i 5,6-8 gibi bir değerde tutarak iso'yu gün içinde en fazla 400 civarı bir rakama getirip AV(diyafram öncelikli) modunda çekime giderim. Eğer ışık yetersizse farklı değerler de denenebilir. Eğer bu tür tekniklere sahip değilseniz kameranızı p moduna getirip 400 iso ile de sokağa çıkabilirsiniz. Sonuçta teknik ile kendinizi yormayın ve ortama yoğunlaşın.

Sokak fotoğrafları anlık çekimlerdir ve konu bütünlüğü önemlidir. Netlik gibi burjuva fotoğrafçılık saçmalıklarını kafanızdan silin. Tamamen flu bir durum fotoğrafı yeri geldiğinde cam gibi ama bomboş bir fotoğraftan çok daha vurucudur.


Çekim:

Çok sevgili makineniz ile vurdunuz kendinizi yollara. Öncelikle yapmanız gereken kendinize bir rota çizmeniz. Kendinizi fazla yormadan gezebileceğiniz yerleri düşünün, ancak bir zaman ile kısıtlanmayın.

Daha ilk adımda o gün için müthiş bir kompozisyon yakalayabileceğiniz gibi son dakikaya kadar hiç içinize sinmeyen onlarca fotoğraf çekmiş de olabilirsiniz. Üzülmeyin, yılmayın, her sokakta farklı bir macera sizi bekliyor olacaktır.

Sokak fotoğrafçılığının tehlikeleri de vardır. Özellikle insanımızın sinirlerinin ne kadar çabuk gerildiğini düşünecek olursak dikkatli olmakta her zaman fayda var. Kendinizi gizlemeyi iyi bilmelisiniz. Bunun için öncelikle dikkat çekici kıyafetlerden kaçının. Eğer ortam da elveriyorsa koyu renkler giyinmek sizi birçok zorluktan kurtaracaktır. Yine de biri sizi fark edip çekme diyorsa çekmeyin. Gülümseyerek özür dileyin ve hemen oradan uzaklaşmayı deneyin.

Gizliliğin ön şartlarından biri de daha önce belirttiğim gibi küçük makineler ve lensler. İnsanları dev objektiflerle korkutmayın.

Fotoğraf çekmek için kimseden izin istemeyin. Sizin çektiğinizi bilirler ise o anın doğallığını bir daha yakalayamazsınız. Sokak fotoğrafçılığı anlık durumları gösterir. İzin alarak o anın büyüsünü bozmayın.

Bir diğer önemli gizli çekim tekniği ise sokak fotoğrafçılarının sıklıkla kullandığı belden çekimdir. Kadrajlamaya uğraşmadan makineyi sanki ayarlıyormuş gibi bel hizanızda tutarak etrafı çekin. Belki elliden fazla işe yaramaz fotoğraf ile eve dönebilirsiniz, ama elli birinci fotoğraf ise tam istediğiniz gibi olabilir.

Kalabalık fotoğrafçı grupları ile gezilere giderek sokak fotoğrafçısı olmayı düşünmeyin bile. İlk başlarda belki size yeni insanları tanımak için iyi gelecektir, ama konumuz sosyalleşmek değil fotoğraf çekmek. Fotoğraf da yirmi, otuz kişi ile beraber çekilmez. Odaklanmak için makineniz ile baş başa kalmalısınız, sokak fotoğrafçılığı benim gibi asosyal adamların işidir! En fazla iki üç arkadaş ile dolaşın. Yine de toplu çekim yapmayın, farklı yönlere gidin, aynı yerde durup fotoğraf çekmeyin.

Sokak fotoğrafçılığında sokaktaki insanlar kadar duvardaki yazılar, reklamlar, billboardlar, diğer canlılar da önemlidir. Nesnelerin birbirleri ile olan zıtlıklarını, aralarındaki kontrastı, içlerindeki mizahı yakalayın. Özellikle öndeki ve arkadaki nesnelerin kadrajdaki yerleşimine dikkat edin.

Sokak fotoğrafçısı beklemeyi bilmelidir. Karşınıza renkli bir duvar çıktı. Buradan bir bisikletli geçse ne güzel olur diye düşündünüz Karşısına geçin, kadrajınızı ayarlayın, birkaç deneme çekimi yapın ve bekleyin. Belki geçen bir bisikletli olmaz da bir kaykaycı olur ama inanın o fotoğraf beklediğinize değecektir.

Çekim sonrasına gelecek olursak, fotoğrafları bilgisayara attıktan sonra eğer renklerde bir belirginlik farklılık göze çarpmıyorsa siyah beyaz işlemeyi deneyin. Sokak fotoğrafları kameranın sokağa çıktığı andan itibaren çekildiğinden çoğunlukla siyah beyazdır ve gözümüz o şekilde algılamaya meyillidir. Böylece hem de etraftaki kargaşadan kurtulmuş daha sade bir görüntü elde etmiş olursunuz. Renkli sokak fotoğrafları ise genellikle renkli bir duvarın önünden geçen bir insan gibi durumlarda kullanılır. Fotoğrafı işlerken renkli ya da siyah beyaz seçiminizden sonra tek yapmanız gereken eğer kadrajdan memnun değilseniz kırpmaktır. Yeniden kadrajlamak her zaman sizi kurtaracak bir kolaylıktır, kullanmaktan korkmayın. Ufak dokunuşlar dışında daha fazla yapmanız gereken de pek bir şey yok. Unutmayın bilgisayar başında fotoğrafları düzenleyerek harcadığınız zaman sokakta fotoğraf çekerek harcadığınız zamandan fazla ise siz fotoğrafçı değilsiniz, olsanız olsanız fotoğraf işleme uzmanı olabilirsiniz.

İnternet gibi elinizde dev bir kedi varken onu okşamaktan korkmayın(Allahım sen bizi böyle benzetmelerden koru). Bol bol fotoğraf izleyin. Flickr, Deviantart gibi sitelerdeki amatör fotoğrafçıların fotoğraflarını buralardaki sokak fotoğrafçılığı gruplarını izleyin, kendi işlerinizi buralara koyun, insanların eleştirilerini dikkate alın.

Sokak fotoğrafçılığı günlük yaşamı farklı bir gözle görmemizi sağlar. Çekmesi de izlemesi de eğlencelidir. Size sonsuz bir özgürlük alanı sunar. Daha önce defalarca geçtiğiniz yolları yeniden keşfetmenize yol açar. Makinenizin ayarlarından korkmayın farklı teknikler deneyerek daha önce çekilmemiş kareleri yakalamaya çalışın.

Burada okuduklarınız hiçbiri yıkılmaz kurallar değil, hatta hiçbiri kural bile sayılmaz. Sadece yıllardır sokak fotoğrafı çekenlerin uyguladıkları taktikleri belki size yardımcı olur diyerek bir başlık altında toparlamak istedim. Umarım bu bilgilerin birilerine faydası olur.

Şimdi bütün bunları kafanızın bir köşesine gömerek kendinizi sokağa atın ve fotoğraf makinanızla eğlenin... Yeni bir yazıda görüşmek üzere.

Dip Not: Sayfadaki fotoğrafların tüm hakları yazara aittir. Hacılamak, cukka yapmak yasaktır.

24 Mayıs 2011 Salı

Kapadokya; bir yolculuk ve yorgunluk hikayesi

Haftasonu Ekşisözlükten bir arkadaşımızın düğünü için Kayseri'ye gittik. Kına ve düğün sonrası Kayseri'ye kadar gelmişken peri bacalarını görmeden olmaz dedik ve araç kiralayıp iki araba vurduk kendimizi Ürgüp, Göreme ve Nevşehir yollarına.
Bu fotoğrafta 3 farklı pozlamayı birleştirerek HDR yaptım. İleride tekniklere girdiğimde anlatırım.

İlk durak yol üstündeki Peri Bacaları oldu. Burada 12-24 mm lens almış olmamın mutluluğunu yaşadım ilk defa. Geniş geniş bütün manzarayı çektim. Son zamanlarda moda olan tarihi eseri itermiş, tutarmış-yalar, yutarmış gibi yapmalı saçma fotoğraflar bile çektim.
Bacaya sıvaz adlı sanat eserim.
7 Müreller

Bir başka güzellik ise buradaki ufak pazarda dikkatimizi çeken ev şarabı bulunur yazısıydı. Hemen içeri attık kendimizi. Bakkal gibi duran bu yerin sahibesi ablamız hemen elimize çeşit çeşit şarapları tutuşturdu. Tabii araba kullandığım için tadımlık aldım ama daha ilk damlada vurulduğumu söylemeliyim. Bunca yıllık içiciyim ben böyle şarap tatmadım sevgili okuyucu. Üzüm ve ahududu şarapları çok tatlıydı. Kavun şarabı ise asitli geldi, güzeldi ama favorim olamadı. Buradan 3 şişe şarap alıp yolumuza devam etmeyi uygun gördük. Ablamız kartını da verdi(gerçi kendi kartı kalmadığı için nedendir bilinmez bir berber kartı verdi) kargo yapıyorlarmış, en kısa zamanda bir siparişim olur.
Göremeyi görmek

Hayaletli fotoğraf

Oradan Göreme Açık Hava Müzesi'ne girdik. Ben de 15TL girişe vermektense 20TL verip müze kart almış oldum. Böylece daha sonra girdiğimiz Kaymaklı Yeraltı Şehri ve Ihlara vadisi de bedavaya geldi. Göreme Açık Hava Müzesi bölgenin en turistik yeri. Ben de bu yüzden bu tarz yerlerde pek rahat etmiyorum. Onu çekmek yasak bunu çekmek yasak. Deveyi çekmeye bile adam para istedi (Ben yine de sizler için gizli bir çekim yaptım). Yerleşim olarak güzel ama işte para basma makinası olarak görüldüğünden manzaraya bakıp devam ettim.
Çekmesene Kardeşim, Bak Hala Çekiyor!!

Buradan ayrıldıktan sonra günlerin yorgunluğu üstümüze çöktüğünden Avanos'daki otelimize doğru yola çıktık.  Otele varınca hemen odalara dağıldık. Sözde  7 gibi çıkıp günbatımını seyretmeye Kızıl Vadiye gidecektik ama uyku galip geldi. Akşam yemeğinden sonra aldığımız üç şişe şarabı arkadaşlarla iç edip bir sonraki günkü yolculuk planlamasını yaptık.
Eskiden komşuluk böyleymiş

Az bir zamanda çok şey görüp akşamki uçağa yetişmek istiyorduk. Planımıza göre Kaymaklı Yeraltı Şehri, sonrasında Ihlara ve Mustafapaşa adlı eski Rum köyünden sonra Kayseri'ye doğru yol almak mantıklı idi. Sabah olunca otelden bir bölge haritası alarak planı tekrar kurguladık ve Kaymaklı'ya doğru yola çıktık. Bölgenin en önemli yer altı şehirleri Derinkuyu ve Kaymaklı'da bulunuyor. Biz sadece birini seçebileceğimizden yakın olanı seçtik. Yeraltı şehri tam FRP oynamalık bir mekan. Elime Sting'i verseler Dwarfların yaptığı mağaralara girmiş Hobbit Frodo gibi dolanırdım içeride. 4 kat inilebilen şehirde bayağı dar deliklerden geçip finişe ulaştık. Bir yerden sonra geri de dönülemediğinden ya seve seve ya bata çıka(as you understand) o deliklere girmek gerekiyor.

This is Ihlaraaa!


Kaymaklı'dan Ihlara otelin verdiği haritaya göre yakın durduğundan hala mantıklı bir yön gibi geliyordu. Biz de bastık gaza. Ama az ilerideki çıkışta Ihlara 58 km yazınca hatamızı anladım. Yine de tekrar program yapmakla zaman harcamamak için ilerlemeye devam etttim. Bozuk yollar nedeni ile bir saati biraz aşan yolculuğumuz müthiş Ihlara manzarası ile mutlu sona ulaştı. Ihlara aslında bir yürüyüş rotası ve girince uzun bir zamanınızı alacak bir parkura sahip. Biz tabii üşengeçlikten ve zamansızlıktan ancak birkaç merdiven aşağı inip tekrar yukarı çıktık. Vadim o kadar derindi ki diyerek turu tamamlayıp hemen yukarıdaki restoranda bira patates olayına giriştik.

Ihlara'dan çıkarken bir de ne görelim eski Fenerbahçe yöneticisi ve başkan adaylarından, kafadaki rakı görüntüsü ile hafızalarımıza kazınmış sporun ve alemcinin dostu Vefa Küçük. Hemen başganım başganım diyerek yanına sokulup fotoğraf çektirdik tabii fırsattan istifade. Akşamki şampiyonluk şansımızla da ilgili ufak bir değerlendirme de yaptık.

Ihlarada sonra önümüzde iki yol vardı. Hemen Mavi Sakal'dan iki yol var demiştin hangisini seçeyim sountracki ile karar verme aşamasına geçtik. Ya Nevşehir-Ürgüp üzerinden geldiğimiz yoldan devam edecektik ya da daha kısa gibi görünen köy yollarını kullanacak ve Mustafapaşa'ya varacaktık.
Kiliseden devşirme Camiilerimize güzel bir örnek

Biraz da benim "Aga o yol çok uzun" diretmelerim sonucu bir de gideceğimiz yönde mavi Kayseri tabelası görmemizin verdiği cesaretle kısa yola saptık. Bu yol bana hayatımda görmediğim güzellikte bir tabiatın da kapısını açtı. Önce Ihlara gibi kanyonların içinden geçtik sonra delice yağan yağmurun içinden orman yollarına saptık. Sürekli vadilerden indik, o kadar çok indik ki bir zebani bize cehenneme hoş geldiniz dese yadırgamayacaktım. Bu yol haritada da görüleceği üzerine Tilköy, Güzelöz, Taşkınpaşa, Baraj ve Mustafapaşa olarak devam ediyor. Her bölge ayrı bir güzellik. Bence buralara gelince hiç turistik gezilere falan girmeyin sadece bu dediğim yola girseniz yıllık mutluluk deponuzu doldurursunuz. Biz ancak Mustafapaşa'da bir nefes alımlık durabildik ancak diğer köyler de yol üstünde göründüğü kadarı ile oldukça güzeldi.


Mustafapaşa mübadeleye kadar Rumların yaşadığı bir köymüş. Aziz George, Aziz Vasilios ve Aziz Stefanos Kiliseleri gezilebilir. Dar sokakları ve renkli evleri ile pek şirin bir yerleşim. Hemen meydanda bulduğumuz kafenin üst katından manzarayı izleme şansımız oldu. Daha çok keşfedilmemiş bir yer ama turist akınına hazırlanıyor gibiler. O yüzden elinizi çabuk tutun.

 Çıkartmayı düşündüğümüz Rock albümü için iki poz çekmesem olmazdı.

Buradan sonra Kayseri'ye doğru yola çıktık. Kayseri'de hemen konu komşuya dağıtmak için sucuk, pastırma alışverişimizi de yapıp havaalanına geçtik. Amacımız maçı digiturk webtv'den seyretmek sonra da uçağa binmekti. Ama tabii son maç olduğu için webtv doğru düzgün çalışamadı ve çöktü. Hat yavaşlığından da bir türlü düzgün bir yayın alamadık ve eski usül radyo yayınına geçtik. Uçağa binerken son 10 dakika oynanıyordu ve durum 2-4 idi. Geçen seneki gibi erken sevinmeyelim diye uçak inip telefonlardan skoru öğreninceye kadar sesimizi çıkarmadık. Sabiha Gökçen'e inince de şampiyonluk kutlamaları başlamıştı. Kadıköy'e zorlu bir yolla varabildik ama neyse ki millet caddeye akın ettiğinden sonrasında eve rahat geçtik. Böylece bir haftasonunda hem arkadaşı evlendirip hem şampiyonluğu kutladık arada da saklı cennetleri görmüş olduk.